AKP’li belediyelerin modern hayata, alkole, kadın-erkek eşitliğine, sevgiye, masum öpücüklere ve daha bir sürü şeye alerjisi olduğunu biliyorduk da müziğe alerjileri olduğunu yeni öğrendik.

AKP’li belediyelerin modern hayata, alkole, kadın-erkek eşitliğine, sevgiye, masum öpücüklere ve daha bir sürü şeye alerjisi olduğunu biliyorduk da müziğe alerjileri olduğunu yeni öğrendik.

Ölümüz de dirimiz gibi; beş para etmiyor.

Zeki Müren’in ölümünün üzerinden yıllar geçmiş olmasına rağmen, hala “sanat güneşi”ni unutmamış olmamıza haret ediyorum. Bebekliğine bile tanık olmadığım, ben memleketimden kaçıp gittikten sonra doğan kuzenlerim, büyüyüp Justin Bieber fırsat verince, ilk terkedilişlerinin acısıyla eski sevgililerine Facebook’tan bir Zeki Müren şarkısı ile mesaj verince, durumu aklım almıyor. Ben o yaşlarda, kenarı açılmaya başlayan favori spor ayakkabımdan başka acıyı bilmezken, onların daha 15 olmadan iki kez dul kalmış kadın acılarına gömülmelerine gülsem mi, üzülsem mi karar veremiyorum. Ama acılarını kadın kıyafetleri giyen, sözde heteroseksüel bir adamın şarkılarıyla yaşamaları ve Zeki bey’in sesi gönderilerini beğenmeme, çok beğenmeme neden oluyor.

Ben aşk acısı yaşamaya başladığımda Zeki Müren ölmüştü.  Türkiye’nin eşcinsel azınlığını meşrulaştırdığına mı yoksa bir türlü çıkıp “ee eşcinselim ne var?” diyemediği için onlara zarar verdiğine mi karar verdiğim bu adama gönülden bir bağ kurmam, Bodrum’da şu an müze olan evini ziyaretim de başladı.

İstanbul’un pisliğinden,  kebapçısından,  gettolarından kaçıp sığındığı evinin mütevaziliği, yalnızlığı, görünce “yazık etmişin kendine be adam” demiştim.   Türkiyeliler’in yurtdışını uzayda sandığı günlerde kurbanını bilmem hangi tropik memlekette kesen bir adamı oralara sürükleyen neydi acaba?

Neyse, konumuz aslında Zeki Müren değil, David Bowie.

Tıpkı “paşa” gibi kadın kıyafetleriyle sahnelerde salınan, değeri çok daha fazla bilinen İngiliz rock yıldızı için, Londra’nın en rafine müzesi V&A bugünlerde büyük bir sergi açtı. Biletleri günler öncesinde tükenen sergiye gitmek için turistler karaborsada bilet bulma yarışında.  Daha yaşarken böyle bir sergi ile ölümsüzlüğe erişmek bir sanatçı için kariyerinin en önemli anı olsa gerek.

Biz ise, Zeki Müren’i çekildiği inzivaya terk edip bıraktığımızla kalalım. Olurda yazın Bodrum trafiğinden kaçmak için bir kestirmeye saparsak, evinin önünden geçeriz. Mini etekli, makyajlı bir adamın anılarını yaşatamayacağımızdan değil, yeni bir şeye açlığımızdan.

Görünen o ki Türkiye’de yaşarken pek değerin bilinmiyor. Ölürsen de ancak Sabancı gibi cesetin para ediyorsa hatırlanıyorsun. Umarım aşk acımız, rakımız eksik olmaz da, arada anarız “rahmetli”yi…

Paşama saygılarla, 

Ne zaman iki satır yazmaya kalksam, hep sana, hep seni hep bizi yazıyorum

Ne zaman bir kadeh alsam elime, hep sana, hep seni hep bizi içiyorum”

Küçük Prens “Gelenek nedir?” diye sordu, “Çok sık unutulan bir şeydir” dedi Tilki.

Yasak koymaya bayılan, geri kalmış ülkeler her zaman geleneklerin arkasına sığınır. 

Geleneklerin arkasına sığınmayan, onlara değer veren, onlardan ders alan ülkeler ise çağının ilerisine gider.

İngilizler kadar kendi değerlerinin arkasında duran, buna rağmen onları yerden yere vuran millet ise pek görülen bir şey değil.

İngiltere’yi İngiltere yapan da bu. 

Başka hangi ülkede bir gay bar reklamlarına krallığın prensini koyabilir ki? Diğer krallıklarda halk prenslerinin fotoğrafını kendi isteğiyle tuvalete bile asmaz. Oralarda ancak baskı ile resmi binalara korkunç, kibirli portreler asılır. 

İngiltere’yi İngiltere yapan geleneklerin özgürlüğün önüne geçememesi. 

Bu yüzden de bu ülkenin parçası olmak, insanı mutlu eden bir şey. 

Bu kuşlar da iyiden iyiye içkici oldu! Gökyüzü içme yeri mi? Biraz ilim üretin…

Bu kuşlar da iyiden iyiye içkici oldu! Gökyüzü içme yeri mi? Biraz ilim üretin…

Şey, sizin bir kültürel miras vardı ya, biz ona kat çıktık!



Londra’nın ikonik yapılarından Barbican bugünlerde çok önemli bir sergiye ev sahipliği yapıyor. Birazdan size o sergiden bahsedeceğim, ama önce şu “ikonik yapı” konusunu biraz açmak istiyorum. Efendim, Barbican biz Türkler’in deyimiyle bir beton yığını. Hatta garabet. Eminim ki İngiltere’de Erdoğan gibi “kudretli”  bir başbakan seçilse yıkılacak kültürel miras listesinin başında yer alacak olan, komünist mi desem, vatan haini mi desem, işte böyle terrorist kılıklı bir bina… Yapımı on yılı aşkın süre alan, apartman blokları, kültür merkezi, sergi salonları, mini göletleri ile doğu Londra’nın en işlek ve cezbedici yaşam alanlarından olan bu “garabet” sergi, film gibi bir nedene ihtiyaç duymadan bile gidip görülmeye değer bir yapı.

Konumuza geri dönersek…

Geçtiğimiz yüz yılın başlarında Almanya’da Walter Gropius’un Weimar kentindeki Güzel Sanatlar Akademisi ile Sanat ve Zanaat Okulu’nu birleştirmesi ile Bauhaus doğdu. 1919’un Nisan ayında yayınlanan ve daha sonra Bauhaus’un manifestosuna dönüşen “Programme of the State Bauhaus in Weimar” sanatçıları ve zanaatçıları bir araya gelerek sanat ile üretim arasında güçlü bir etkileşim yaratmaya çağırıyordu. Birinci dünya savaşından yeni çıkmış sancılar içerisindeki Almanya’daki okul ilk yıllarında büyük ilerleme kaydetti ve bir çok sanatçı Bauhaus çatısının altına girdi. 1924’de ise Bauhaus Okulu akımın evi kabul edilen Dessau’ya taşındı, 1927’de ise üniversite statüsü kazandı.

Resim, endüstriyel tasarım, mimari, tekstil tasarımı hatta tiyatro… Bauhaus bir çok alana damgasını vurdu. Akım “Lüksün değil, insanların ihtiyaçlarını gidermek” mantığyla gelişti, yayıldı. Ancak kuruluşundan sadece 14 yıl sonra Almanya’da güçlenen Ulusal Sosyalizm politik akımı ve tüm dünyayı kasıp kavuran büyük buhran’a kurban gitti. Okulun (akımın) önde gelen isimleri, Amerika, Fransa, Rusya ya da Tel Aviv’e göç ederek çalışmalarını sürdürdü…

Sergi işte bu önemli okulun görkemli geçmişi bir kere daha kitlelere açıyor. Geçtiğimiz yıllarda Design Museum Londra’da açılana gore daha kapsamlı olan sergide 1919-1933 arasında yapılmış 400 eser var.

Bu arada yukarıda bahsettiğim gibi okulun kapanmasının ardından akımın öncülerinden bazıları Tel Aviv’e göç etti. Yolunuz bugünlerde İsrail’e düşerse, şehrin dört bir yanına yayılmış Bauhaus tarzında binalarla karşılaşacaksınız. Binaların çoğu çok bakımlı görünmese de, şehrin kendini dünyanın “Bauhaus Başkenti” ilan ettiğine dair hediyelik eşyalara ya da kitaplara rastladığınızda bu mirasın aslına o kadar da sahipsiz olmadığını anlayacaksınız.

Peki Türkiye? Türkiye Bauhaus’tan hiç etkilenmedi mi? Türk halkının “yurtdışından bir şeyler ithal etme” hevesini düşündüğünüzde bunun tabi ki imkansız olduğunu söyleyebiliriz. Geçtiğimiz yüz yılın ortalarında o dönemin büyük kentlerinin çoğunda Bauhaus tarzında binalar inşaa edildi. Bugün Nişantaşı, Cihangir gibi semtlerde pek çok örneğini görebileceğimiz bu binalar ne yazık ki her hangi bir koruma altında da değil. Tam tersine, bugünün yam yam Türkiye’si bu mirası, müteaahitlerin insafına bırakmış durumda… Nişantaşı’nda her ay bir kaçı, aç gözlü şirketler tarafında afiyetle yenilip yutuluyor ve yerine karaktersiz, çakma binalar yapılıp, emlak sitelerinde gururla satılıyor… 

Jamie Oliver cephesinde yeni bir şey yok; zeytinyağı, biraz sarımsak, azıcık da biberiye…



Jamie Oliver televizyon dünyasının en uyuz olduğum isimlerinden birisi. Çoğu makarna haşlamayı bile bilmeyen İngilizler için önemini bilmekle birlikte, tüküre tüküre konuşarak stüdyoda bir o yana bir bu yana koşturup ortalama yemekler yapan bu adamın dünya çapında niye bir fenomene dönüştüğünü anlayabilmiş değilim.

Bazı konularda kompleks yapmak ilerlemenin ön koşulu gibi. Mesela bugün iyi yemek deyince Londra bana kalırsa hem Fransa’dan hem de İtalya’dan daha cazip bir yer. Yıllarca yemek yapmayı bilmedikleri için Avrupa’nın diline dolanmış olan İngilizlerin azmedip bu tabuyu yok etmeleri, insana “istemek başarmanın yarısı” klişesini hatırlatıyor.

İşte bu nedenle iyi yemek yemeyi kafa takmış olan İngilizlerin, yolculuğunda televizyonun ve doğal olarak da ünlü şeflerin de payı büyük. Kafasına tavayla vura vura öldürmek istediğim Gordon Ramsey ve yanımdan geçse kapkaççı sanıp cüzdanıma sıkı sıkıya sarılacağım Jamie Oliver bunlardan önde gelenler. Her ikisi de bugünlerde yemekle gelen şöhretlerinin kaymağını yiye yiye bitiremiş gibi görünüyorlar. Nasıl mı? Tabi ki ülke geneline yayılan restoranlar açıp, kendi söylediklerini yalancı çıkaran donmuş ürünler satarak.

Ne yalan söyleyeyim henüz bir Gordon Ramsey restoranına gitmiş değilim. Tabloid gazetelere boy boy basılan, Ramsey’nin restoranına hazır sos taşıyan işçilerin görüntüsü her aklıma geldiğinde, oralarda yemekten çok kazık yiyeceğimi bilerek uzak durmayı tercih ediyorum.

Jamie cephesinde ise durum farklı. Geçtiğimiz yıl ünlü şefin İtalyan mutfağına aşkından doğan “Jamie’s Italian” zincirinin iki farklı restoranına gittim. Bana kalırsa ortada aşk maşk yok. Benim görüşüme göre Italyan mutfağı en basit mutfaklardan biri ve dünya çapındaki başarısı da buradan geliyor. Heralde Jamie’de en büyük rantın burada olduğunu biliyor olmalı ki zincir her yerde boy mantar gibi ürüyor. Şimdi bir paket makarnayı haşlayıp, hazır bir sosu ısıtıp haşlanmış makarna ile karıştırdığınızı düşünün. Bir nevi öğrenci evi misali… İşte Jamie’s Italian o kadar vasat bir zincir. Gittim, gördüm, nefret ettim, bir daha da gitmem. Size de önermem.

Gel gelelim ki, bu tükürüklü oğlanın gözünü bürüyen para hırsı İngilizler’in başına yeni bir dert daha açtı; Union Jacks! Sanki iki makarna haşlamayı doğru düzgün becerebilmiş gibi Jamie Oliver bu kez de İngiliz mutfağına el atıp, hooop diye yeni bir zincir daha yaratmış. Merakımın kurbanı olup bu zinciri de denemiş olma gafletinde bulundum. Neye uğradığımı da şaşırdım. Güya İngiliz (British diyelim) mutfağına odaklanmış olan restoranda, Jamie yine en iyi bildiği şeyi yapıp, bol bol pizza ve salatayı bize bu kez de İngiliz diye kakalamış. Ben de yedim! Yemeğin sonunda ağzımın payını bir kere daha aldım sayın seyirciler… Siz siz olun televizyonda her gördüğünüze inanmayın. Yoksa Jamie’nin yarım günde çekilen programındaki yemekleri “30 Dakikada” yapabileceğinize inanır, beceremediğinizde de “Bu Jamie büyük aşçı” der, restoranına gider, üzülürsünüz…

Rembrant ve saz arkadaşları sunar; Özgürlük tablosu!



İstanbul’un en rafine müzelerinden Sabancı adı büyük, kendi küçük sergilerinden birini daha başarı ile gerçekleştiriyor. Bu kez kahramanlarımız Hollanda’nın bir dönemine damgasını vuran Rembrant ve çağdaşları.

Hollanda’nın altın dönemi denilen zaman aralığında eserler veren Rembrant ve saz arkadaşlarının ülkemizi ziyaret nedeni ise Hollanda ile Türkiye arasındaki diplomatik ilişkilerin kuruluşunun 400. Yılı olması. Ülkemiz daha yüz yaşında bile olmamasına rağmen, 400. Yılını kutladığımız ilişkiler hayırlı olsun diyerek başlayalım o zaman…

Henüz 299 Euro’luk Amsterdam turlarına katılmamış ve Red Light District, Rijks Museum gibi yerleri ziyaret etmemiş olanların sevinç naraları atarak gittiği sergiye ziyaretiniz, o esnada müzede olan dört ya da beş ayrı okul gezisi tarafından bölünmezse, hem Hollanda’yı hem de on yedinci yüz yıl sanatını yakından tanıma fırsatınız olabilir.

Sergiyi gezerken bölümler arasındaki tanıtım yazılarını es geçmemenizi öneririm. Çünkü karşınıza çıkacak olan alttaki gibi bilgiler eserleri daha iyi anlamanız için anahtarınız olabilir.

“Flemenk Cumhuriyeti, artan refahı ve hoşgörülü ortamı sayesinde Batı Avrupa içerisinde özenilen bir yaşam yeri haline geldi. Çevre ülkelerden insanlar Felemenk kentlerine ve kasabalarına akın ettiler. Bunların kimi iş arayan insanlar, kimi de özgürce ibadet etmek için güney eyaletlerinden gelen Protestanlar ya da İspanya ya da Portekiz’den gelen Yahudiler gibi gruplardı.” 

Yani bugün Ortadoğu’dan, Asya’dan, Kuzey Afrika’dan ve tabi ki Türkiye’den daha fazla özgürlük talep eden insanlar için akla gelen ilk durak olan Hollanda, o dönemde de henüz düşünce özgürlüğü için zeminin oluşmamış olduğu Avrupa’nın sığınağı gibiydi.

Eserlerden çıkaracağımız bir diğer sonuç ise Hollanda’nın o dönem sadece özgürlük değil, refah da vaat ettiği. Tablolar arasında gezinirken göreceğiniz ticaret, kentleşme ve gelişme ögeleri size küçük bir ekonomi dersi de verecek.

Türkiye’nin bugün hala üzerinde tartışıp tartışıp bir adım yol kat edemediği konuları 1600’lü yıllarda eser vermiş Hollandalı sanatçıların gözünden görmek isterseniz kaçırmayın. Rembrant ve Çağdaşları 10 Haziran’a kadar Sabancı Müzesi’nin konuğu.


muze.sabanciuniv.edu

Yaşam, ölüm ve ölümden sonraki hayatı satmak



Çağımızın en yaratıcı, yaratıcı olduğu kadar da rahatsız edici sanatçısı Damien Hirst geri döndü. Sanatçının yer yer cenneti ama daha çok cehennemi çağrıştıran kişisel sergisini açtığı Londra’daki Tate Modern’in kalabalığı ise mahşer yerinden farksız.

Sineklerle dolu bir cam oda, içinde yüzülmüş bir inek kafası, uçuşan ya da ineğin kanından beslenen sinekler… Tüm bunlar Testere filminin bilmem kaçıncı versiyonundan değil tabi ki Hirst’ün yeni sergisinden. Sanatçı bir kere daha en iyi yaptığı şeyi yapıyor ve bizlere ölümün de tıpkı yaşam gibi gündelik hayatın bir parçası olduğu mesajını iletiyor, hem de göz alıcı güzellikte.


Sanatla uzaktan yakından alakası olmayanların bile bir çırpıda anımsayacağı ve yaklaşık sekiz milyon dolara satılan köpek balığı (Eserin gerçek adı The Physical Impossibility of Death in the Mind of Someone Living - Yaşayan birinin zihninde ölümün fiziki imkansızlığı), elmaslarla kaplanmış bir kafatası olan ve değeri 51 Milyon Pound’u aşan For the Love of God (Tanrı Aşkına), ölü sineklerin dev bir oval pano üzerinde yapıştırılması ile ortaya çıkan Black Sun (Kara güneş) serginin en dikkat çekici eserleri arasında. Sadece bu kadar da değil… Mükemmel bir uyumla raflara dizilmiş ilaç kutuları ya da ilaçlar, izmaritler, kelebek kanatları ya da sergiyi gezerken saçınıza konabilecek canlı bir kelebek… Hirst sergiyi oluşturan her salonda size mesajını yeniden iletmenin bir yolunu mutlaka bulacak.

Öte yandan serginin sponsorunun Katar Müzeler İdaresi olduğu gibi ilginç bir detayı da geçemeyeceğim. Katar’a bir ulusal müze, modern sanatlar müzesi ve İslam eserleri müzesi kazandıran idarenin elinin Tate Modern’e kadar uzanmış olmasının Orta Doğu’nun başına gelen en iyi şey olduğunu söyleyebiliriz. Benim burnumun aldığı koku, Hirst’ün eserlerinin gelecekte şan şöhret meraklısı Katar’a yolcu olacağı.

Olur da fırsat bulup giderseniz, serginin son bölümünde yer alan Hirst Shop’tan sanatçının eserlerinin gerçek imzalı bir kopyasını alabileceğinizi de unutmayın. Size Galata bölgesinde küçük bir galerinin değeri kadar paraya mal olacak olan imzalı kopyalara yetecek paranız yoksa Hirst’ün tüm ünlü eserlerinin bulunduğu kitabı 19, kartpostallarını ise 5 pound’a alabilirsiniz.
 

www.damienhirst.com
www.tate.org.uk